Geleneksel Tarım ve Çevre Kirliliği İlişkisi

ETO’nun “Organik Düşün Organik Davran” projesi kapsamında düzenlemiş olduğu makale yarışmasında Mansiyon ödülü alan Metin Akural’ın “Geleneksel Tarım ve Çevre Kirliliği İlişkisi” isimli yazısı.

1. GİRİŞ
Ekoloji; çevreyi ve çevreyle beraber problemler bütününü tanımlayan bir olgu, tarımsal üretim ise, canlı ve cansız bileşenlerdeki materyalin (örneğin; makro ve mikro elementler) etkileşim içerisinde olmasına olanak sağlayan bir ekosistemdir. Ormanlardaki potasyum döngüsü, lentik canlıların enerji bütçesi, bitkilerdeki tozlaşma sistemleri, av-avcı ilişkileri; tüm bunlar ekolojinin birer parçası olup, içinde bulundukları ekosistemde etkileşimli olarak yaşarlar. Ancak, İnsan çevre ilişkilerinde insanın tabii çevresini, özellikle tabii kaynakları ve üretim materyallerini sorumsuzca kullanımı bu sistemin ideal işlemesini engellemektedir. İnsanoğlu kendi yararları doğrultusunda bu ekosistemleri yönlendirdiği için çevre sorunlarının oluşmasında birinci faktör olarak rol oynamaktadır. Doğada bulunan her şeyi öğrenmeye çalışmak, keşfetmek, bunlardan faydalı olanları kendi istek ve arzuları dahilinde kullanmak insanın zihniyetini oluşturmaktadır.
Ekosistemde meydana gelen ve canlı-cansız varlıkların sağlını, çevresel değerleri, ekolojik dengeyi bozabilecek her türlü etkiyi çevre kirliliği olarak tanımlayabiliriz. Çevre kirliliği çok eski çağlardan beri vardır. Fakat çevre biliminin ve ciddi bir ekolojik bilincin oluşması yenidir. Çevre kirliliği özelikle endüstri devrimi ile birlikte çok hızlı bir artış göstermiştir. İlk tarımın başladığından günümüze kadar ki gelişmelere bakıldığında Avrupa’da endüstri devrimi, ülkemizde ise 1950’li yılların başlarına değin tarımın doğanın bir parçası, ona zenginlik ve çeşitlilik katan bir faaliyet biçimi olduğu görülür. Fakat, bu dengeli ilişki, toplumun “kendine yeterli” üretimden “ Pazar için üretim” e geçmesiyle bozulmaya başlamıştır. Binlerce yıl doğal ortam koşullarında, doğayla uyumlu bir biçimde yapılan tarımsal faaliyetler çevreye zarar vermemiş ve çevre sorunlarına neden olmamıştır. Ancak hızla artan nüfusun gıda ihtiyacını karşılayabilmek için tarıma dışarıdan giren yapay unsurlar, doğal ortamı bozan ve çevre sorunlarını yaratan bir sektör haline gelmiştir. Ayrıca, artan nüfusun gıda ihtiyaçlarını karşılamak için geliştirilen bazı yeni üretim modelleri asla doğa ile bütünleşmeyecek inorganik maddelerin ortaya çıkışına yol açmaktadır. Üretim sürecinde ve bu süreç sonunda ortaya çıkan atık maddeler, çok yoğun bir biçimde çevre kirliliğine neden olmakta ve canlı varlıkların hayatlarını sürdürmesini tehdit etmektedir.
Tarımın amacı öncelikle yiyecek ve hammadde gibi tarım ürünlerine olan talebi karşılamaktır. Her ne kadar tarımın asıl amacı değişmediyse de, gereksinimlere yönelik altyapı ve bunun sonucunda doğamız son yıllarda oldukça değişmiştir ve değişmeye devam edecektir. Geleneksel tarımda birim alandan yüksek verim almak, ürün kaybını en aza indirmek için tarımsal üretim alanlarına dışarıdan sentetik kimyasallar, enerji kaynakları ve değişik üretim materyalleri dahil edilmiş, üretim açısından iyi sonuçlar alınmıştır. Geleneksel tarımda insan eliyle sağlanan bu başarı; kullanılan yapay gübre ve ilaçların toprak, hava ve su kirliliğine neden olması, canlılar üzerinde toksik etkiler göstermesi, toprak ve genetik kaynak erozyonuna yol açması ve doğal peyzajın bozulması gibi birçok çevresel sorun olarak karşımıza çıkmaya başlamıştır. Son 30-40 yılda gelinen nokta, yapılan bu tarım şeklinin sürdürülebilir olmadığını, tarımın çevre üzerindeki etkisinin en aza indirilmesi için toprak, su ve bitki yönetiminin bir arada ele alınması ve artık tarımda yenilik yapılması gerekliliğini ortaya koymuştur. İşte bu noktada; doğal kaynaklar ile flora ve faunanın korunması, toprak ve biyolojik çeşitliliğinin yaşatılması, kirlilik yaratan ve toksik etkiye sahip kimyasalların zararlarından korunmak ve ekolojik dengeyi sağlamak için organik tarım fikri ortaya çıkmıştır. Doğal sistem ve döngüler ile yaşamın zenginleştirilmesi ve korunmasını esas alan organik üretim uygulamaları ile; yeterli miktar ve yüksek kalitede gıda ve tekstil ürünlerini üretmek, bitkisel ve hayvansal üretim arasında denge yaratmak, yenilenebilir kaynakları kullanmak ve bütün kirlenme çeşitlerini asgariye indirmek amaçlanmaktadır.
2. KONVANSİYONEL TARIM VE EKOSİSTEME ETKİLERİ
Konvansiyonel tarım yerine geleneksel, endüstriyel, entansif (yoğun) tarım gibi terimler kullanılmaktadır. Ülkemizde endüstri imkanlarının pek kullanılmadığı ve entansif tarımın pek yapılmadığı üretim alanlarının çok olması nedeniyle konvansiyonel tarım yerine geleneksel tarım teriminin kullanılması daha yerinde olacaktır. Çünkü ülkemizde daha çok asırlardır gelenekselleşmiş modelde tarım sürdürülmekte iken batı ülkelerinde kimyasal girdi ve mekanizasyon kullanımı ile oldukça yoğun bir tarım modeli sürdürülmektedir. Geleneksel tarım sentetik kimyasallar, sulama sistemleri, enerji ile desteklenmekte olup doğal kaynaklardan yoksundur ve birim alandan yüksek verim hedeflenmektedir. Geleneksel tarımda her sorun tek tek ele alınmakta, entegre bir yaklaşımla çözümler üretilmemekte ve uzun yıllara yönelik bir planlama söz konusu değildir.
Yeşil devrim olarak nitelendirilen tarımda verim sıçraması, özelikle nitrojenli gübrelerin ve pestisitlerin yoğun olarak kullanılmasıyla başarıya ulaşmıştır. İçinde bulunduğumuz yüzyılda insanların gıda ihtiyaçlarının karşılanması için, sentetik kimyasallar üretimde vazgeçilmez bir faktör olarak hala etkin yer almaktadır. Tarım alanları genişlemezken, gübre ve zararlılara karşı ilaç tüketimi her geçen gün daha da artmaktadır. Bu tüketimle birlikte meydana gelen kalıntıların toprağa, suya, gıdalara ve havaya bulaşarak onları kirletmesi ve sonuçta insan sağlığını ve doğal dengeyi olumsuz yönde etkilemesi birer çevre sorunudur. Gübreleme ile sulara karışan veya bitki bünyesinde birikebilen toksik maddeler besin zinciri yoluyla geçtiği diğer canlılarda önemli sağlık ve çevre sorunlarına yol açmaktadır. Gübrelemenin, fotosentezle atmosferdeki oksijen miktarını artırma etkisine karşılık, artan azotlu gübre kullanımı atmosferde sera etkisi oluşturan gazların artmasına neden olmaktadır. Dünyada ki gübre tüketiminin yarım asırda 18-20 milyon tondan 220 milyon ton düzeyine çıkmış olması ekolojinin ne büyük bir tehlike altında olduğunu ortaya koymaktadır.
Sulama, kurak ve yarı kurak bölgelerde yüksek tarımsal verim ve kalite açısından oldukça büyük öneme sahiptir. Ancak yanlış ve aşırı sulamalar; taban suyu yükselmesi,  tuzluluk, gübre ve kimyasal ilaç kalıntılarının derinlere inmesi, iz elementlerin su kaynaklarında birikmesi, toprak erozyonu, bu sulardan ve kalıntı içeren topraktan yararlanan canlılar üzerinde hastalık ve zararların oluşması gibi ciddi boyutlara ulaşan çevresel sorunları ortaya çıkarmaktadır. Dünya tarım alanları, 1981 yılından bu yana bir taraftan su yetersizliği bir taraftan çevrenin bozulması sonucunda % 7 azalmış bulunmaktadır.
Ekim nöbeti planlamasının yapılmadığı geleneksel tarım yöntemleri, toprağın tek taraflı sömürülmesine, toprakta hastalık ve zararlıların çoğalmasına ve erozyonun ortaya çıkmasına neden olmaktadır. Orman alanlarının yok edilmesi, hatalı üretim ve işleme teknikleri, yanlış otlatmalar, anız yakılması vb. olaylar sonucu toprak üstü denge bozulmaktadır. Bunun sonucunda her yıl tonlarca toprak taşınmakta, su baskınları ile elverişli tarım alanları sular altında kalmaktadır. Dünyada sulanan tarım alanlarının 1/5’i (40 milyon ha)  su taşkınları ve tuzlanma, fakirleşme tehdidi altındadır. FAO’nun yaptığı araştırmalara göre, 90’lı yılların sonlarında tarıma elverişli 6000 milyon m2 arazi susuzluktan dolayı ekilememe tehlikesiyle karşı karşıya kalmıştır.
Besin maddelerinin üretiminden tüketimine kadar ki süreçte besin değerini bozan ve verim düşmesine neden olan böceklere, yabancı otlara ve hastalıklara karşı yoğun düzeyde pestisitler kullanılmaktadır. Kullanılan pestisit kalıntılarının toprağa, suya, havaya ve gıdalara bulaşarak onları kirletmesi ve sonuçta insan sağlığını ve doğal dengeyi olumsuz yönde etkilemesi birer çevre sorunudur. Çeşitli nedenlerle su ve toprağa ulaşan bir pestisit su ve toprak ekosistemlerinde yaşayan canlılar üzerinde toksik etkiler yaratmakta ve dolaysıyla besin zinciri yoluyla diğer canlılara geçebilmektedir. Bunlarla birlikte yoğun kullanılan tarım ilaçları toprak mikroorganizmalarının ilaçlara karşı duyarlılığını azaltmakta, biyolojik canlıların yok olmasına neden olmaktadır. Dünya sağlık örgütünün yaptığı sınıflandırmada en çok kullanılan 700 civarındaki pestisitin 33’ü insan sağlığına çok zararlı, 48’i oldukça tehlikeli, 118’ orta derecede tehlikeli ve 239 ise daha az tehlikeli grupta yer almaktadır. Pestisit tüketiminin % 75’i gelişmiş ülkelere aittir. Ülkemizde ise 1999 yılında 31.591 ton olan pestisit kullanımı 2002’de 31.317 ton, 2004’te 35.443 ton olarak gerçekleşmiştir. (kaynak. T.K.B)
Konvansiyonel tarımda yoğun olarak kullanılan, enerji kaynağı fosil yakıtlardan, sentetik gübrelerden, pestisitlerden ve hayvansal atıklardan havaya salınan gazlar, tozlar ve dumanlar sera ve asit yağmurları gibi çevre sorunlarına yol açmaktadır. Bu sorunlar; verim, kalite, sağlık ve doğal denge açısından oldukça önemli olumsuzlukların ortaya çıkmasına neden olmaktadır. Yapılan bilimsel araştırmalara göre, kirlenmenin bu derece devam etmesi halinde 2020 yılında iklim değişikliği sonucu yaşamın dayanılmaz hale geleceği sonucuna varılmıştır.
2.1. Pestisitler ve Etkileri
Pestisitler, tarım ürünlerini zararlı böceklerden, patojenlerden ve yabancı otlardan korumak ve üretimi artırmak için kullanılan kimyasal maddelerdir. Pestisitlerin toprağa, bitkiye veya tohuma uygulanması esnasında etkili maddenin kimyasal özelliklerine bağlı olarak çeşitli taşınımlar sonucu su, hava ve toprağa ulaşarak önemli çevre sorunlarına neden olmaktadır. Kullanılan pestisitlerin bir bölümü buharlaşarak atmosferde çevre sorunlarına neden olurken, bir bölümü de fotokimyasal yollarla parçalanarak toksik maddelere dönüşmektedir. Diğer bir bölümüyse de toprakta tutulmakta, toprak içerisinde kimyasal ve mikrobiyolojik faaliyetler sonucu parçalanmakta ve toprağı kirletmektedir. Bir kısmı ise yağmur sel ve kar suları ile toprak yüzeyinden sürüklenerek nehir, göl ve yer altı sularını kirletmektedir. Hiç pestisit uygulaması yapılmayan kutuplarda yaşayan canlılarda bile DDT’nin saptanması, pestisitlerin dünyadaki sirkülasyonunun etkinliğini ortaya koymaktadır.
Pestisit deyimi; insektisit (böcek öldürücü), herbisit (yabancı ot öldürücü), fungisit (küf-mantar öldürücü), rodentisit (kemirgen öldürücü), akarisid (akar öldürücü) vb. şeklinde sınıflandırılan kimyasal maddelerin tümünü kapsamaktadır. Pestisitlerin, insanlar tarafından ekonomik bir şekilde imal edilebilmeleri sayesinde, günümüzde 900 çeşit kimyasal madde ve bunların 60.000 tür değişik formülasyonu geliştirilmiştir. Herbisitler ve insektisitler en çok kullanılan formülasyonlardır. Kullanılan pestisitlerin yaklaşık %60’dan fazlası sebze ve hububat ekiliş alanlarında kullanılmaktadır. Global kullanımın %55’i Kuzey Amerika ve Batı Avrupa’dadır. İngiltere’de hububat ekilen alanlarda hektara 3.8 kg pestisit ve 10 farklı aktif madde kullanılmaktadır (Boatman et al.,1999). Ülkemizde pestisit kullanımı Avrupa ülkelerine göre çok düşük seviyede olduğu görülse de, özellikle geleneksel tarımın yoğun yapıldığı bölgelerde kullanım miktarı Avrupa ülkeleri ile aynı düzeydedir. T.K.B. verilerine göre ülkemizde yıllık pestisit tüketimi 30-35 bin ton arasında olup, hektara kullanım miktarı 400-700 gr. civarındadır. Türkiye’de kullanılan kimyasalların gruplara dağılımında % 47 kullanım oranı ile ilk sırayı insektisitler alırken, bunu % 24 ile herbisitler, % 16 ile fungusitler takip etmektedir.
Pestisit kirliliklerinin başlıca nedenleri arasında; yetersiz ve hatalı uygulamalar, kazayla oluşan dökülmeler, uygulama araçlarının yıkanması, ambalajların çevrede bırakılması vd. nedenler sayılabilir. Yaygın kirlilik, hedef organizmalara karşı kullanımdan kaynaklanmaktadır. Genellikle kullanılan miktarın % 0,015-% 6’sı hedef canlıya ulaşırken diğer kısmı ekosisteme karışmaktadır. Özellikle sıkça kullanılan organoklorlu pestisitler çevrede mevcut olan organik kirleticilerin en önemlileridir.  Ekosisteme geçen pestisitlerin etkileri şu şekillerde görülmektedir;
2.1.1. Pestisitlere Karşı Direnç ve Yeni Zararlıların Ortaya Çıkışı
Tarımsal savaşımda belirli pestisitlerin tekrarlı kullanımı sonucu, tavsiye edilen dozunun zamanla kullanıldığı zararlıyı etkilememesi ve kontrol altına alamaması dayanıklılık olarak tanımlanmaktadır. Direnç kazanan populasyonlara karşı yüksek dozda ve tekrarlı pestisit kullanımı, çevrede kalıntı miktarını artırmakta ve işletmeye ekonomik baskı oluşturmaktadır. Aynı zamanda yoğun ve fazla pestisit kullanımı, predatörlerin popülasyonlarını zararlandırmakta ve bunun sonucu olarak o güne kadar ekonomik zarar oluşturmayan bazı zararlıların populasyonlarında artışa neden olmaktadır.
2.1.2. Hedefte Olmayan Organizmalar Üzerine Etkileri
İnsektisitlerin tümü spesifik etki özelliği taşımamaktadır. Bu nedenle uygulama alanlarında sadece hedef organizmayı öldürmezler. Bunun yanında besin zinciri veya diğer yollarla kontamine olan diğer canlılar üzerinde zararlı etkiler oluştururlar.  Zararlı etkilerin şiddeti, insektisitin çeşidine,  formülasyon tipine, uygulama şekline ve arazi yapısına bağlı olarak değişmektedir. En genel yan etkiler şunlardır;
a- Arılar, kuşlar, balıklar, mikroorganizmalar ve omurgasızlar gibi hedef olmayan organizmalarda ölümler,
b- Kuş, balık ve diğer organizmalarda üreme potansiyelinin azalması,
c- Hedef olmayan organizmalarda dayanıklılık oluşması sonucu, insanlara hastalık taşıyan böcek ve parazitlerin kontrolden çıkması,
d- Ekosistemin yapısının ve tür sayılarının değişmesi gibi uzun dönemli etkiler,
Toprağın fiziksel özelliklerini düzelten, toprakta organik madde ayrışmasına ve humus teşekkülüne hizmet eden solucanlar toprağın 35-45 cm derinliklerinde bulunur. Bitki koruma amaçlı kullanılan ilaçların toprak kolloidlerine yapışması veya toprak altı sularına geçmesi sonucunda solucanların doğrudan veya dolaylı yoldan etkilenmesi kaçınılmazdır. Veya bitkilerin çiçeklenme döneminde uygulanan ilaçlardan arıların doğrudan etkilenmeleri, bulaşık nektar veya polenlerin kovanlara taşınması gibi örnekler pestisitlerin zararlarını gözler önüne sermektedir.
2.1.3. İnsanlar Üzerine Etkileri
İnsanların pestisitlerden zarar görmeleri; mesleki uygulamalar (akut zehirlenmeler), kazalar ve besin maddelerindeki ilaç kalıntılarının neden olduğu (kronik zehirlenmeler) toksisiteler şeklinde olmaktadır. Pestisitlerin toksik etkilerinin olması nedeniyle uygulama aşamasının sonuna kadar ki tüm süreçte potansiyel zararlarına karşı korunmak gerekmektedir. Mesleki ve kaza sonucu oluşan zehirlenmeler özellikle; halkın pestisitler hakkında yetersiz bilgiye sahip olması ve toksite potansiyellerini bilmemesi, uygun olmayan koşullarda depolama, yıkanmamış pestisit kaplarının kullanımı, kaza sonucu gıdaların kontamine olması, formülasyon hazırlama ve uygulama sırasında deri ve solunum yollarının maruz kalması şeklinde görülmektedir.
Akut toksisitenin ölçüsü LD50 değeridir.  Bu değer populasyonda %50 oranında ölüm oluşturan doz olarak tanımlanmaktadır. Düşük LD50 değeri o bileşiğin toksisitesinin yüksek olduğunu gösterir. Pestisitler akut toksisitelerine göre çok zehirli, zehirli, orta derecede ve az zehirli olmak üzere 4 grupta sınıflandırılmaktadır. Kronik toksisite için tolerans miktarları belirlenmiş ve aşağıdaki gibi sınıflandırılmıştır.
a- Kabul edilebilir günlük alım: Bir kişinin bir günde alabileceği kabul edilebilir günlük ilaç miktarını mg/kg olarak ifade eder
b- Maksimum kalıntı limitleri (Maksimum rezidü): Gıda maddelerinde bulunmasına izin verilen en fazla ilaç miktarını (ppm) ifade eden değerdir. Son yıllarda ppb ile ifade edilmektedir.
2.1.4. Gıdaların Kontaminasyonu
Direkt veya dolaylı yollardan bitkisel ürünlerde kalıntı oluşturan pestisitler insan ve diğer canlılarda besin zinciri yoluyla akut veya kronik zehirlenmelere neden olabilmektedir. Pestisitlerin gereğinden fazla ve bilinçsiz kullanımı ve özellikle hasat aralığına dikkat edilmemesi gıda kontaminasyonlarındaki temel sorunların kaynağı olarak gösterilebilir. Bitkisel ve hayvansal ürünlerdeki pestisit kalıntılarının tespit edilmesi oldukça zor ve komplike bir işlemdir. Analizlerde birden çok pestisit aktif maddesine rastlanabilmektedir. Gıda maddelerindeki pestisit kalıntı miktarının bilinmesi insan sağlığı açısından olduğu kadar ihraç gıda ürünleri içinde önemlidir. Analizlerle kalıntı miktarları tespit edilen ürünlerin tolarans sınırlarını geçmemesi gerek tüketici gerek sevkiyatın sorunsuzca tamamlanması açısından büyük öneme sahiptir. Ülkemizde hayvansal ürünlerde pestisit kalıntıları konusunda yapılan araştırmalarda süt ürünlerinin pek çoğunda tolerans sınırlarının çok üzerinde kalıntıya rastlanmıştır. Almanya’da 9.000 besinden %5’inin maksimum kalıntı düzeyini aştığı tespit edilmiştir. Yine ülkemizde ambar zararlılarına karşı kullanılan pestisitlerin kullanıldığı buğdaylardan elde edilen ekmeklerde pestisit kalıntısının tamamen ortadan kalkmadığı tespit edilmiştir.
2.1.5. Su Kaynakları Üzerine Etkileri  
Pestisitler su ekosistemine; doğrudan suya uygulama, drenaj veya yüzey sularından, ilaç atık ve artıklarının doğaya atılmalarından, ambalaj malzemelerinin su kaynaklarında yıkanmasından, ilaç kalıntıları içeren bitki ve toprakların su kaynakları ile temasından ve hava sirkülasyonu gibi yollarla taşınmaktadır. Özellikle toprak tarafından tutulan bu pestisidlerin yağmur suları ve yüzey akışı şeklinde veya toprak içerisinde aşağıya doğru yıkanmak suretiyle taban suyu ve diğer su kaynaklarına ulaşabilmesi birinci sırayı almaktadır. Pestisitlerin su ekosisteminde yayılması ortam koşulları, ilacın fiziksel, kimyasal ve formülasyon yapısına bağlı olarak değişmektedir. Ayrıca, toprak tipi, eğim, bitki örtüsü ve yağış miktarı da pestisitlerin suları kirletmesinde rol oynamaktadır. Bu kirlenme, sularda bulunan canlılar üzerinde akut veya kronik zehir etkisi yapabilir, üreme yeteneklerini olumsuz etkileyerek populasyonlarında azalmaya neden olabilir ve su bitkilerinin gelişiminde durgunluğa sebep olabilir. Ayrıca, kontamine sularla sulanan bitkilerin hasat ürünlerinde kalıntıya rastlanabilir, hasat ürünleriyle beslenen canlılarda kronik toksisiteler oluşabilir.
2.1.6. Toprak Üzerine Etkileri
Toprak ekosistemin her parçasında yer almakta olup, canlı doğal kaynakların varlıklarını sürdürebilmesi için, hava ve su ile birlikte vazgeçilmez cansız doğal bir kaynaktır. Toprak ayrıca, su kaynaklarının potansiyelini koruma, flora ve faunayı barındırma ve ekolojik dengenin sağlanması açılarından temel çevre öğesidir.
Bilindiği üzere tarımsal savaşımda kullanılan pestisitlerin % 0,015-% 6’sı hedef canlıya ulaşırken geriye kalan %94-99,9’luk kısmı ekosisteme karışmaktadır. Özellikle inorganik pestisitlerin çevrede kalıcılık özellikleri yüksektir. Doğrudan toprağa veya bitkiye uygulanan pestisitler uygulama tekniği, bitkinin fenolojik durumu, bitki sıklığı vb. nedenlerle % 14-80 oranında toprağa ulaşmaktadır. Toprağa geçen pestisitler güneş ışınlarının etkisiyle fotokimyasal, bitki, toprak mikroorganizmaları ve diğer organizmaların etkisiyle biyolojik parçalanmaya uğramakta ve toprak katı maddeleri (kil ve organik madde) tarafından adsorblanıp depolanmaktadır. Toprak içindeki pestisitler buharlaşma ve yıkanma gibi yollarla su ve havaya karışarak önemli çevre sorunlarına neden olabilmektedir. Pestisit kalıntıları ayrıca, toprağın fiziksel özeliklerini düzeltmek, nitrifikasyonu gerçekleştirmek, toprakta organik maddenin ayrışması ve humus teşekküllünü sağlamak gibi önemli görevler üstlenen, toprağın mikroflorasını oluşturan canlı organizmalara besin zinciri yoluyla toksik etki yapmakta, çalışmalarını sınırlandırmakta ve baskı altında tuttukları zararlıların artışına neden olmaktadır. Mesela bakırlı fungisitlerin sık kullanımı sonucu oluşan birikmeler ürünlerde toksisite, faydalı toprak organizmalarında azalma ve ürün kayıplarına neden olmaktadır.
2.2. Kimyasal Gübreler
Bitki besin elementleri ihtiva eden gübreler bitkisel üretimde insanların istediği verimi sağlamıştır. Fakat gübre kullanımında; toprağı tanımak, özelliklerini bilmek, toprağın ihtiyaç duyduğu düzeyde gübreyi uygun zamanda ve uygun metotla toprağa uygulamak gibi faktörler göz ardı edildiğinden su kaynakları, tarım ürünleri, toprak ve atmosferin kirlenmesi gibi önemli çevre sorunları ortaya çıkmıştır. Dünyada’ki işlenen tarım arazisi 1.5 milyar ha civarındadır ve bu alanlarda kullanılan gübre miktarı 1950’li yıllarda 18-20 milyon ton iken, bu miktar 70’li yıllarda 80, 85’te 135, 2000’li yıllarda ise 220 milyon ton düzeyine çıkmıştır. Kullanılan bu gübrelerin üretimi için kullanılan enerji kaynaklarının çevrede oluşturduğu kirlilik ise daha korkunçtur.  Endüstriyel proseste 1 ton NH3 için 1.3 ton petrol veya buna eşdeğer enerji kullanılmaktadır. Dünyada gaz halinde yeryüzünden uzaklaşan amonyomun % 65’nin tarımsal sistemlerden kaynaklandığı ve tarım alanlarında global denitrifikasyonla yılda 2.1 milyon ton azota karşılık gelen nitroz oksit üretildiği hesap edilmiştir.
Gübrelemenin toprak üzerindeki etkisi; toprak reaksiyonu, strüktürü, toprak canlıları ve toprağın toksik maddelerce zenginleşmesi ve toprağın fiziksel yapısının bozulması şeklinde olmaktadır. Kimyasal gübrelerin toprağın baz özellikleri üzerine olan olumsuz etkileri çok uzun bir dönem sonra ortaya çıkmaktadır. Gübrelerin toprak üzerindeki etkilerine bölge, iklim ve toprak tipi etki etmektedir. Aynı tür gübrelerin kullanıldığı farklı çalışma alanlarında toprak strüktüründe, pH’da, fiziksel yapısında, fakirleşme ve kalıntı miktarında çok farklı sonuçlar elde edilebilir.
Gübrelemenin su kaynakları üzerindeki olumsuz etkileri en çok azotlu ve kısmen de fosforlu gübrelerin dengesiz bir şekilde kullanımından kaynaklanmakta olup, su kaynaklarındaki nitrat birikimi çevreyi kirletici ana unsurdur. Gübre azotunun yaklaşık % 50’i bitkiler tarafından nitrat ve amonyum formunda kullanılmaktadır. Geriye kalan kısmın bir miktarı toprak organik maddesine katılmakta ve bir kısmı da atmosferik nitrojene dönüşmektedir. Kolayca çözülme eğiliminde olan nitrat formundaki azot yıkanmalar sonucu NO3 nitrojeni olarak yer altı su kaynaklarını kirletmektedir. Su ve bitkisel kaynaklarda biriken nitrit ve nitrat formları besin zinciri yoluyla insan ve hayvanlarda önemli sağlık sorunlarına neden olmaktadır. Örneğin; yapılan araştırmalarda yaprakları yenen marul, ıspanak gibi sebzeleri tüketen yetişkinlerde kanserojen etkiye sahip nitrozamin maddesine rastlanılmıştır. Nitrat bebeklerin midesinde nitrite çevrilir, nitrit çok hızlı bir şekilde kana karışır ve kanın oksijen taşıma kapasitesinin azalması sonucu bebeklerde mavi bebek (Blue-baby) sendromu ortaya çıkar. Gübrelerin sularda oluşturduğu en büyük sorunlarından bir diğeri de ötrifikasyondur. Alıcı su ortamlarında yüksek besin maddeleri birikimi sonucu algal büyüme gerçekleşmekte ve bunun sonucunda oksijen hızla azalmaktadır. Oksijen düzeyinin azalması sucul canlıların ölümüne neden olmaktadır. Özellikle durgun su kaynaklarına yakın tarımsal alanlarda bu risk çok büyüktür.
Fosfor kaynakları azot kadar hızlı ayrışmaz ve suya karışmaz.  Ancak toprak erozyonunun çok olduğu yerlerde erozyon ile su kaynaklarına ulaşmakta ve ötrifikasyon etkilerinin yanında sağlık sorunlarını ortaya çıkarmaktadır. Gübrelenen alanlardan denitrifikasyon ve buharlaşma yoluyla atmosfere taşınan amonyak, azot oksit ve diazot monoksit gibi gazlar ozon tabakasının parçalanmasını teşvik etmektedir. Doğal ekosistemde amonyum kayıpları ile nitrojen dengesinin bozulması biyolojik çeşitliliği azalmaktadır.
2.3. Toprak İşleme
Toprak, canlı-cansız varlıkların tutunduğu ve ekosistemin temel unsurlarından bir tanesidir. Bitki gelişimi, toprak-su muhafazası ve mekanizasyon işlemleri için istenilen ortamın oluşturulması amacıyla, farklı yöntemlerle toprak koşullarını değiştirmeye ve iyileştirmeye yönelik olarak toprağın mekanik olarak işleme tabi tutulması toprak işleme olarak ifade edilmektedir (Kirişçi,2001). Toprak işlemenin etkileri, toprağın fiziksel, kimyasal ve biyolojik özellikleri üzerinde görülmektedir. Toprağın kümeleşmesi, sıcaklığı, suyun infilitrasyonu ve tutulması gibi özellikleri toprak işleme ile değişim göstermektedir. Toprağın kimyasal yapısındaki değişiklik büyük ölçüde organik madde içeriğine bağlı değişiklikler olup, toprak işleme ile toprağın havalandırılması sağlanmakta ve organik madde ayrışma hızı artırılmaktadır. Ayrıca toprakta yaşayan solucanlar ve diğer canlıların faaliyeti, topraktaki biyolojik aktiviteler açısından önemli olduğundan toprak işleme ile bu biyolojik aktivite etkilenmektedir.
Geleneksel tarımda topraktan olabildiğince faydalanma gayreti ve hatalı toprak işleme metotları neticesinde, toprak canlılığını yitirmekte, erozyonlara maruz kalmakta, su kaynakları kirlenmekte ve gereğinden fazla işgücü, zaman ve yakıt tüketimine neden olarak çevre kirlilikleri meydana gelmektedir. Uygun bir toprak işleme ile hektar başına 1.250 kg CO2 in toprakta kalması sağlanmakta ve böylece toprağın organik ve besin madde içeriği zenginleştirilmektedir. Hatalı ve gereğinden fazla toprak işleme ile bitkilerden uzaklaştırılan kimyasal gübre ve ilaçlar yıkanma sonucu su kaynaklarını kirletmektedir. Uygun olmayan toprak işleme ve sulama tekniklerinin bir arada kullanılması sonucu oluşan toprak erozyonu, toprak ve çevre kirliliğinde ilk sırayı almaktadır. Toprak üzerindeki bitki örtüsünün işlenerek, yakılarak veya otlatılarak yok edilmesi, erozyon oluşumunda etkili faktörlerdir. Toprak yüzeyinin çıplaklaşması ve toprak partiküllerinin ufalanması sonucunda toprak parçacıkları su ve rüzgar erozyonu ile kilometrelerce öteye taşınabilmektedir. Tek bir yağmur tanesi bile küçümsenmeyecek bir enerji açığa çıkarırken, şiddetli bir yağmur veya fırtına 1 ha’lık alandan 250 ton toprağı parçalayıp uzaklaştıracak etkiye sahiptir. Normal olarak 1 cm’lik toprak tabakası 250-1000 yılda oluşmakta iken, her yıl ülkemizde 0,5-1 milyar ton, dünyada 75 milyar ton toprak erozyonla taşınmaktadır. Taşınan bu topraklardan dolayı baraj ve sulama sistemleri zarar görmekte, barajların 40-50 yıl olan ekonomik ömürleri neredeyse yarı yarıya düşmektedir. Toprak erozyonu ayrıca, üretkenlik potansiyelinde azalma, bitki besin maddelerinin kaybı, ürünlerde kalite ve verim düşüklüğü, toprak yapısının bozulması, verimli toprakların sedimentle kaplanması, çölleşme vb. olumsuzlukları da ortaya çıkarmaktadır.
2.4. Sulama ve Sulama Sistemleri
Sulama, kurak ve yarı kurak bölgelerde tarımsal verim ve kalite açısından büyük öneme sahiptir. Ancak hatalı sulama metotlarının uygulanması sonucunda ciddi çevresel sorunlar ortaya çıkabilmektedir. Taban suyu yükselmesi, tuzluluk, kimyevi gübre ve pestisit kalıntılarının sulama suyuyla derinlere inerek suların tuz konsantrasyonlarını artırması, yeraltı ve yer üstü sularını kirletmesi, su kaynaklarında biriken iz elementlerin canlılarda sağlık sorunları oluşturması, toprak erozyonu, bitkilerde hastalık ve zararlıların oluşmasına ortam hazırlaması, işletmeye ekstra maliyet çıkarması ve en önemlisi su kaynaklarının tüketilmesi hatalı sulamalardan kaynaklanan temel çevre sorunlarıdır.
İklimi sıcak, yağışı az bölgelerde tarımsal üretim ve verimi artırmak amacıyla toprağa kontrolsüz verilen sular, içlerinde doğal olarak bulunan tuzu toprağın içine dahil ederler. Fazla verilen bu su, aynı zamanda taban suyunu yükseltmek suretiyle toprak ve taban suyu içinde bulunan tuzları da yukarı doğru harekete geçirir ve toprak yüzeyine kadar beraberinde taşıdığı tuzları burada bırakarak, hızla buharlaşmak suretiyle toprak yüzeyinde tuzluluk yaratır. Toprakların tuzlanması, yani toprak kalitesinin bozulması, çölleşme ile tarımsal üretimi kısıtlar ve verimi düşürür. Yapılan araştırma sonuçlarına göre, Fırat nehrinin iyi suları bile her yıl 10 da. toprağa 1.1 ton civarında eriyebilir tuz dahil etmektedir.
Suların tarımsal alanlara gelişigüzel salınması, su kaynaklarının tüketilmesi ve erozyon gibi etkili çevre sorunlarını da beraberinde getirmektedir. Dünyadaki toplam su kaynakları 1.4 milyar km3 olup, bu suyun % 97,5’i tuzluluk göstermektedir. Dünyadaki toplam su tüketiminin % 73’ü sulamada kullanılmaktadır. 1995 yılı itibariyle Dünyada sulanan tarım alanları 253 milyon ha. iken, 2010 yılında 290, 2025 yılında ise 330 milyon ha’a ulaşması beklenmektedir. Bir ülkenin su zengini sayılabilmesi için yılda ortalama kişi başına 10.000 m3 su potansiyeline sahip olması gerekmektedir. Su potansiyeli 1.000 m3’ten az olan ülkeler su fakiri sayılmaktadır. Ülkemizin yenilenebilir su potansiyeli 234 milyar m3 olup, kişi başı kullanılabilir su potansiyeli 3.690 m3 ile su fakiri ülkeler arasındadır. Kıtlık ve açlığın dünyamızı ciddi olarak tehdit ettiği 21.YY’da toprak ve su önemli stratejik maddeler olarak kabul edilmektedir.
2.5.Genetiği Değiştirilmiş Ürünler (GDO) ve Bitki Gelişim Düzenleyiciler (BGD)
Son yılarda tarımsal üretimde kalite ve verimi artırma, pestisitlere alternatif savaşım yöntemleri geliştirme gayreti, moleküller biyoloji ve Genetik Mühendisliği alanında hızlı bir ilerleme sağlamada etken olmuştur. Bu ilerleme, GDO ve BGD’nin geliştirilmesi ve tarımsal üretim alanlarında hızla yer alması büyük bir başarı olarak kabul görmektedir. Ancak bu ürünlerin üretimi ve kullanımının yakın tarihte olmuş olması nedeniyle, uzun dönemdeki çevresel etkilerinin boyutları henüz tam olarak ortaya çıkmamıştır. Yapılan araştırmalar ve gözlemlere göre GD ürünlerden kaynaklanabilecek genetik kirliliğin önemli riskler taşıdığı bir gerçektir ve bu riskler şunlardır;
a- Gen kaçışına bağlı olarak uzun vadede dirençli yabancı ot ve böceklerin ortaya çıkması ile pestisit kullanımındaki artışa paralel olarak pestisit zararlarının ortaya çıkması,
b- Pestisitlere alternatif geliştirilen dayanıklı çeşitlerde kullanılan genlerin gen kaçışı yoluyla yabani türlere de bulaşması ve yabaniliğin artması gibi önemli boyutlarda ekosistem tahribatı,
c- Pestisitlere karşı dirençli hale getirilen bitkilerin dirençlerinin diğer organizmalara geçmesinin ekolojik olarak bitki-toprak döngüsüne zarar vermesi,
d- GDO’ın toprak ekosistemindeki hedef olmayan canlıların zarar görmesine neden olması.
Bitki gelişim düzenleyici maddeleri kapsamına, bitkide doğal olarak oluşan hormonlar ve bitkiye dışarıdan verilen sentetik maddeler girmektedir. Bitkilerin fizyolojik etkinliklerini kontrol eden, oluşturulduğu yerden bitkinin diğer kısımlarına taşınabilen ve çok az bir dozda bile taşındığı yerde etkisini gösteren maddelere “hormon” denir. Domates ve patlıcanda partenokarpik meyve oluşturmak, kirazda büyük ve sert meyve elde etmek, muz ve limonun sarartılması vb. birçok amaçla hormonlar bitkisel ve hayvansal üretimde hızlı ve kontrolsüz bir şekilde yaygınlaşmaktadır. Üretimi ruhsatlandırılmış BGD’in rezüdü limitleri tebliğlerle sınırlandırılmış olmasına rağmen, satışlarının ve ürün analizlerinin kontrol edilmemesi, uygulamada gerekli hassasiyetin gösterilmemesi, yüksek dozda kullanım ve bilgi yetersizliği gibi nedenlerle çevre ve insan sağlığı açısından sorunlar ortaya çıkmaktadır. BGD, pestisitler gibi bir kimyasal madde olmasına rağmen, zararlarının pestisitlerin çevre ve insanlar üzerindeki zarar derecesi kadar yüksek olmadığı bildirilmektedir.
2.6. Sera Etkisi
Tarih boyunca birçok kez ısınıp soğuyan gezegenimiz, bu kez diğerlerinden farklı olarak, insan eliyle hızlı bir ısınma periyoduna girmiştir. Tarımsal uygulamalarla beraber doğal ekosisteme fazla miktarda enerji ve materyal girdisi olmaktadır. Kullanılan kimyasal gübre ve pestisitlerin üretimleri ve kullanımları sonucu açığa çıkan bileşenler çeşitli yollarla atmosfere ulaşmakta ve böylece ekosistem insan faaliyetleri sonucu (karbondioksit (CO2), kloroflorokarbon (CFCS), metan (CH4), Nitroz oksit (N2O) vb gazlar) kirletilmektedir. Güneşten Dünyamıza yansıtılan uzun dalgalı kızılötesi ışınların atmosferdeki gazlar tarafından geri yansıtılmalarının engellenmesi ve atmosferimizde muhafaza edilmesi “sera etkisi” olarak tanımlanmaktadır. Bu gazların artışı ve ormanların yok edilmesi atmosferde sürekli ısınmaya yol açmakta olup, geçtiğimiz YY.’da bu sıcaklık 0,6 0C’lik bir artış göstermiştir. Sera gazlarının atmosfere bu hızda salınımlarının önlenememesi halinde; kutuplarda buzulların erimesi sonucu denizlerin yükselmesi, kıyı bölgelerinin bundan olumsuz etkilenmesi, mevsimlerde değişikliklerin olması, yer altı su kaynaklarının tükenmesi, nem-kasırga-yağış ve sıcaklıkların canlılar üzerinde son derece büyük etkiler oluşturacağı tahmin edilmektedir.  Tüm bu olumsuzlukların tarımsal üretimle olan bağlantıları düşünüldüğünde, sera etkisinin tarımsal üretim için çok ciddi bir tehlike oluşturduğunu görmek mümkündür. Birleşmiş Milletler, iklim değişikliğinin maddi kaybının bu günkü değerle 1,5 trilyon dolara ulaştığını açıklamaktadır.
3. GELENEKSEL TARIM VE ORGANİK TARIMIN KARŞILAŞTIRILMASI
Dünya nüfusunun hızla artması ve buna bağlı oluşan gıda ihtiyacının karşılanması insanları tarımsal üretimde birim alandan, en kısa sürede mümkün olan en yüksek verimi elde etmeye yöneltmiştir. Geleneksel tarım modelinin yoğun uygulandığı son 30-40 yılda tarımsal ekosisteme dışarıdan dahil edilen unsurların (Gübre, pestisit, enerji kaynakları, su) bilinçsiz ve aşırı tüketimi bitkisel üretimde verim artışını ve beraberinde ekolojik, ekonomik ve sosyal çevre sorunlarını getirmiştir. Bugün konvansiyonel tarımda üretim artışına yönelik çabalar, doğal dengenin bozulmasına, çevre kirliliğine ve besin zinciriyle tüm canlılara ulaşabilen zararlı maddelerle insan, bitki ve hayvanlarda hayati tehlikeye ve genetik erozyona yol açmıştır. Bu olumsuz koşullar karşısında bilinçlenerek örgütlenen üretici ve tüketiciler biyolojik çeşitlilik ve ekolojik dengenin devamını sağlayan, kirlilik yaratmayan ve canlılarda toksik etki göstermeyen tarımsal ürünleri üretmeye ve tüketmeye yönelmiştir. Bu çerçevede konvansiyonel tarıma alternatif olarak organik tarım sistemi geliştirilmiştir.
Organik Tarım; Kimyasal kalıntı içermeyen ürün üretmeyi, kimyasal gübre ve ilaç kullanımından kaçınan çevreyle dost üretim yöntemi geliştirmeyi, toprak, bitki, su ve diğer tüm canlıları koruyacak üretim tekniklerini entegre bir yaklaşımla sürdürmeyi amaçlayan bir yetiştiricilik modelidir. Organik tarım; daha az dış tarımsal girdilerin kullanıldığı, fakat daha çok biyolojik yoğunluğun yer aldığı, üretimde miktar artışını değil, kalite artışını amaçlayan alternatif bir tarım sistemidir. Organik Tarım; yanlış uygulamalar sonucu bozulan doğal yaşam dengesinin, üretimde yer alan bitki, hayvan ve insan ile birlikte toprak, su ve diğer çevresel faktörlerin tümünün ele alınarak planlanması, doğal kaynaklar kullanılarak dengenin yeniden tesisini amaçlayan üretim tekniğidir. Organik tarım; bir ürünün ekim veya dikiminden sonra hiçbir uygulama yapılmadan kendi haline terk edilmesi demek değildir. Aksine dikkat, bilgi, özveri gerektiren, geleceğin ihtiyaçlarına yönelik görüşlere dayanan, her aşaması kontrollü ve sertifikalı üretime dayanan bir modeldir.
Finansal israfın düşürülmesi, gelir güvenliği ve artan geri dönüşüm bakımından da ekolojik tarımın önemi büyüktür. Konvansiyonel tarımda kullanılan enerji, sentetik kimyasallar, bitki gelişim düzenleyiciler, su ve üretim materyallerinin bir diğer zararlı boyutu maliyetleri yükseltmeleridir. Oysa organik tarımla enerji, su, işçilik ve diğer girdilerden tasarruf sağlanmakta, kaliteli ve albenisi yüksek ürünler tüketiciler tarafından tercih edilmektedir. Organik yetiştiricilik sözleşmeli modele dayalı yapıldığından ve pazar sorunu yaşanmadığından gelir güvenliği sağlamaktadır. Biyolojik çeşitliliğin ve toprak verimliliğin koruması, bitki hastalık ve zararlıların azalması, artan çeşit sayısı, yüksek besin kalitesi, dengeli ve kendine yeten üretim sistemi organik yetiştiriciliğin geri dönüşümdeki etkilerini göstermektedir.
Konvansiyonel tarımda ürün kalitesinin ikinci plana atılması, ekonomik üretim yapmak için mekanizasyonun artırılması ve özellikle bilinçsiz uygulamalar toprağın canlı tabakasını yok etmiştir. Toprakta oluşan sert tabakalar sıkışmalar yaratarak bitkilerin gelişimini sınırlandırmış ve erozyonu teşvik etmiştir. Verim artışı sağlanırken ekolojik denge bozulmuş, iyi tarım toprakları elden çıkmış veya fakirleşmiştir. Toprakta kaybolan besin maddelerinin telafisi çok güçleşmiş veya pahalıya mal olmaya başlamıştır. Tarımsal kaynaklı çevresel sorunların ortaya çıkmasıyla, 1970’li yıllardan günümüze kadar hızlı gelişen “Yeşil Devrim” in dünyadaki açlık sorununa çözüm olmadığı kabul görmeye başlanmıştır. Bu gerçekten hareketle geliştirilen organik tarımda geleneksel toprak işleme yerine azaltılmış toprak işleme metotları kullanılarak toprak canlılığı korunmaktadır. Ayrıca etkin bir ekim nöbeti ve sulama teknikleri toprak korunmasında rol oynamalarının yanında verim ve kalite artışını da sağlamaktadır.
Konvansiyonel tarımda verim artışı kimyasal ilaç ve gübre kullanımı ile sınırlı kalmamış, bitki gelişim düzenleyiciler (hormonlar) ve transgenik ürünlerin denetimsiz ve bilinçsiz kullanımı hızla üretim alanlarında yer almıştır. Özellikle bitki gelişim düzenleyicilerin kullanımında dikkat edilmemesi halinde, bitkilerde oluşturdukları kalıntılar besin zinciri yoluyla insan sağlığında son derece büyük tehlikelere yol açmaktadır. Transgenik ürünlerin ve bitki gelişim düzenleyicilerin, insan ve diğer canlılar üzerindeki olumsuz etkilerinin ortadan kaldırılmasını hedefleyen ORGANİK TARIM ayrıca genetik kaynak erozyonu ve biyolojik çeşitliliği korumaktadır.
Kontrol ve sertifikasyon kuruluşları gözetiminde yapılan tarımsal faaliyetten elde edilen ürünlerin depolama, işleme ve ambalajlama aşamalarında da ekoloji ve insan sağlığı düşünülmektedir. Bu aşamaların hiç birinde kimyasal girdi kullanılmamaktadır. Bağımsız kontrol firmalarının denetiminden geçilerek sertifikalandırılmış bu ürünlere “Ekolojik Ürün” denir. Günümüzde organik yetiştiricilik çeşitlenmiş, bitkisel ve hayvansal üretim işletmeleri kurulmuş, bitkisel ve hayvansal üretimin bir arada yapıldığı üretim teknikleri geliştirilmiştir. Bu üretim teknikleri işletmelere; biyolojik dengenin sağlanması, toprak verimliliğinin artırılması, su kaynaklarının korunması, girdilerin düşürülmesi ve erozyonun önlenmesi gibi katkılar sağlamaktadır.
4. SONUÇ
Binlerce yıl doğal ortam koşullarında, doğayla uyumlu bir biçimde yapılan tarımsal faaliyetler çevreye zarar vermemiş ve çevre sorunlarına neden olmamıştır. Ancak hızla artan nüfusun gıda ihtiyacını karşılayabilmek için, insanın tabii çevresini özellikle tabii kaynakları ve üretim materyallerini sorumsuzca kullanımı doğal ortamı bozmuş ve tüm canlılar için çevre sorunlarını düşünülür bir boyuta taşımıştır. Yine aynı şekilde, artan nüfusun gıda ihtiyaçlarını karşılamak için geliştirilen bazı yeni üretim modelleri hiçbir zaman doğa ile bütünleşmeyecek inorganik maddelerin ortaya çıkışına yol açmaktadır. Üretim sürecinde ve bu süreç sonunda ortaya çıkan atık maddeler, çok yoğun bir biçimde çevre kirliliğine neden olmakta, bu kirlilik insan ve diğer canlıların varlıklarını sürdürmesini tehdit etmektedir. Tüm bu sorunların ortaya çıkmasında en büyük payı insanlar oluşturmaktadır. İnsanoğlu bedava gibi gördüğü toprak, hava ve su gibi hayati değer taşıyan temel unsurları korumamış aksine, tarımsal üretim içerisinde bu değerleri kendi yararları doğrultusunda olabildiğince hor kullanmış ve onları kirletmekten kaçınmamıştır.
Bedava ve sınırsız kabul edilen ekolojik kaynaklar bu hızla kirletilip tüketilirse 21. yüzyılın insanı nasıl mutlu olacaktır? Eğer giyebileceği bir elbise, ısınabileceği bir ortam, dalından koparabileceği bir meyve veya bir sebze yoksa mutlu olması, kazandığı parayı kullanması nasıl mümkün olacaktır? O halde mutlu insanlardan oluşan bir toplumun meydana gelebilmesinin temel şartlarını bilmek ve ihtiyaçlarını karşılamak gerekir. Bu da; doğayla dost üretim tekniklerini kullanacak, uzlaşıcı, doğal dengeleri gözetici, iktisatlı ve eğitimli bir toplum bilinci oluşturularak sağlanabilir. Çünkü doğayı kirleten insandır, onu temizleyecek olan önce insanın kendi zihniyetindeki temizlik olacaktır.
Bugün konvansiyonel tarımda üretim artışına yönelik çabalar, doğal dengenin bozulmasına, çevre kirliliğine, insan, bitki ve hayvanlarda hayati tehlikeye ve genetik erozyona yol açmıştır. Bu olumsuz koşullar karşısında üretici ve tüketiciler “Organik Düşünüp, Organik Davranarak” biyolojik çeşitlilik ve ekolojik dengenin devamını sağlayan, kirlilik yaratmayan ve canlılarda toksik etki göstermeyen tarımsal ürünler üretmeli ve tüketmelidirler.

 

***

 

Kaynaklar

Altındişli, A. ve İlter, E., 1998 Eko-Tarımda ilke ve Kavramlar. Ekolojik Tarım Eğitim Kursu Notları. 23 Kasım–04 Aralık 1998, İzmir İl Tarım Müdürlüğü
Çakmakçı, R. Ve Erdoğan, U., 2005 Organik Tarım, Atatürk Üniv. İspir Hamza Polat MYO Ders Yayınları, No:2, Erzurum
Ekoloji-Çevre Dergisi, temmuz-Ağustos-Eylül 1995,sayı16
Ekoloji-Çevre Dergisi, temmuz-Ağustos-Eylül 1998,sayı 28
Eraslan, İ.H. ve Şelli F., 2006. Sürdürülebilir Rekabet ve Avantajı Elde Etmede Organik Tarım Sektörü, Sektörel Stratejiler ve Uygulamalar
Karaman, M.R. ve Brohi, A.R., 3. Ulusal Gübre Kongresi 11-13 Ekim 2004 Tokat. Tarım Sanayi Çevre Bildiri Kitabı. 1. ve 2. Cilt
Karaman, M.R. ve arkadaşları, Çevre Kirliliği, Çevre Bakanlığı, Ankara 1998
Özek, E., 1994, Tarımdan Kaynaklanan Çevre Kirlenmesi ve Simülasyon Çalışmaları, Ankara Üniv. Fen Bilimleri Enstitüsü Zootekni ABD Yüksek Lisans Tezi, Ankara
Özgen, Ş., ve ECE A., Organik Tarım Hakkında Bilinmesi Gerekenler, Koyulhisar Ziraat Odası Kültür Yayınları No: 2
Özgen, Ş., ve arkadaşları, 2009. GOP Üniv. Zir. Fak. Organik Tarım Ders Notları
Öztürk, S.,1990, Tarım İlaçları, Hasad Yayıncılık, Ankara, 523
Sencer, Ö., ve Gökmen, S,.1996.Tarımsal Ekoloji, GOP Üniv. Zir. Fak. Yayınlaı No:6. Ders Notları Serisi No:3 Tokat
Sezgin, E., 198 Pestisitlerin Toprak Mikroorganizmalarına Etkileri. Bornova Zir.Müc.Arş.Enst. Yıllığı 2
Soran, H.,1990. Bitki Koruma İlaçlarının Toprak Mikroflorasına Etkileri. 1. Ulusal Zir.Müc. İlaçları Sempozyomu. Zir. Müc. ve Kar. Gen. Müd. Matbaası,
Sönmez, N.,1992.Çevre Toprak ve İnsan, İnsan Çevre Toplum. Ankara. İmge

http://www.gidabilimi.com/makaleler/

http://www.bizimantalya.com/a_article_view.php?idx=1690

http://www.bizimders.com/DERS-KONULARI/113.html

http://www.cekud.org/site/page.asp?dsy_id=889

http://www.bizimders.com/news/536.html

http://www.ekoses.com/

http://www.ulugbay.com/blog_hikmet/?p=62

http://www.bydigi.net/iktisat/289181-isletme-cevre-iliskisi-ve-ekolojik-denge.html

http://wtcantalya.net/haber.php?cid=13&hid=259

http://erzurum.vet.gov.tr/

http://www.turkiyeforum.com/archive/o_t__t_8114__genetigi-degistirilmis-gdo.html

http://www.frmtr.com/cografya/1490143

http://www.1bilgi.com/cevre-bilimleri/3027/cevre-kirlenmesi.html

http://davidov.blogcu.com/kuresel-sermayeyle-gelen-ekolojik-sorunlar_35690021.html

http://groups.google.com.tr/group/biyoweb/browse_thread/thread/131e666cc27efc4

http://www20.uludag.edu.tr/~tys/Sulama%20ve%20cevre-3.pdf

http://cevre.club.fatih.edu.tr/webyeni/konfreweb/konu25.pdf

http://www.genbilim.com/content/view/4208/84/

http://www.canlibilimi.com/toprak-kirliligi-nedir.asp

http://atilagirgin.blogspot.com/2007/10/tarim-topraklarimiz-ve-toprak-kirlilii.html

http://web.ksu.edu.tr/data/zfyayin/ekolojiktarim.pdf

http://www.mmo.org.tr/resimler/ekler/6ef5f7fa914c199_ek.pdf?dergi=169

http://www.ekolojidergisi.com.tr/resimler/28-5.pdf

http://www.istanbul.edu.tr/fakulteler/veteriner/vetfakdergi/yayinlar/2006-3/m9.pdf

http://www.dogainsanisbirligidernegi.org.tr/makaleler/pestisitler.doc

http://www.fenveteknolojidersi.com/proje/projeler/rapor6.pdf

http://www.zmo.org.tr/resimler/ekler/dd7a04804967197_ek.pdf?tipi=14&sube=

http://www.agri.ankara.edu.tr/soil_sciences/1250_Karaca_Arcak_Cevre_Bolum_7.pdf

http://www.ekolojidergisi.com.tr/resimler/36-6.pdf

http://cevre.club.fatih.edu.tr/webyeni/konfreweb/konu4.pdf

http://www.1forum.net/bilgi-arsivi/kuresel-isinma-su-kaynaklari-ve-tarim-uzerindeki-etkileri-178966.html

http://www.ekolojimagazin.com/?id=308&s=magazin

http://www.webnaturel.com/index.asp?alt_cat_id=60&cat_id=7&ayrintiid=921

http://www.ekoloji.com.tr/resimler/62-6.pdf

Loading Facebook Comments ...

Bir Cevap Yazın

E-posta hesabınız yayınlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

Şu HTML etiketlerini ve özelliklerini kullanabilirsiniz: <a href="" title=""> <abbr title=""> <acronym title=""> <b> <blockquote cite=""> <cite> <code> <del datetime=""> <em> <i> <q cite=""> <strike> <strong>